Eskiye Dönüş


"Bırakın maçı.. Beylerr, bağırın .. Sktredin maçı bağırın .. Haydi Haydi.."

Özlemişim Beşiktaş'ın mağlup dönemlerini.. Yıllardır artık alışagelmiş maç çıkışı sessizliğini, kötü oynayan takıma inat boğaz patlatan; aşkını bağıran Beşiktaş taraftarını; bir rüya senesinin ardından..
İtirazı olan yoktur, Beşiktaş zaten böyle bir takımdı.. Hayır, biz başarıdan başarıya koşmaya alışmış, böylesine kötü zamanlara alışık olmayan bir takımız diyemez kimse herhalde.. Dolayısı ile, yenilginin üzerinden zevk alma kısmı, yenilginin acısı geçmeye başladıkça romantizme dayanmaya başladı bile şimdiden..

Bir yudum alkol ile de birleştiği zaman, en olmadık kelimelerden en mükemmel besteleri dahi patlatabilen bir romantizmden söz ediyorum.. Bazısına alkol de gerekmez ya.. Mutlu Aşk'tan, sabaha karşı karanlık sokaklara "Beşiktaş'ım seni ben değişmem hiç bir şeye.." diye bağırabilmekten söz ediyorum..

Ben memnunum, bakıyorum da.. Manchester maçından sonra semtte, trafikte yakaladığımız Takım Otobüsünün içerisinde gördüğüm tablodan dolayı mutluyum.. Hakan Arıkan'ın yüzündeki kahrolmuşluktan, O an benimle aynı acıyı yaşıyor olduğunu bildiğimden dolayı memnunum..
Serdar Özkan "beceremiyor" olsa dahi, O'nu çırpınırken görmekten memnunum.. Her maç sonrasında, tribüne kendi gelip bizi alkışlayan Ferrari'den, bozulmamış Ernst'ten memnunum. İyi oynamasına karşılık gol bulamamasına rağmen; bu sezon hazırlık maçları dahil toplamda 1 kere galibiyet görebilmiş olmasına rağmen; daha 5. haftadan neredeyse lige havlu atmış olmasına rağmen bu takımı; -destek konusunda eski günlerini hala mumla aratıyor olsa dahi- alkışlamasını bilen bu taraftardan memnunum..

Damara bağladık daha şimdiden ama.. Tabi ki isterim kayseriye topuz şerefsizliğinin kapağını koyalım mabedimizde.. 2 gol 3 gol olsun ard arda, mest etsin tribünleri.. Şöyle rahat rahat bir haftasonu geçirelim..
...
Fakat, ya olmazsa peki.. Ya yine saç baş yolarsak tribünde ? Ya yine hoca acaip değişiklikler ile maçın içine sıçarsa ? Ya direkleri döver de, hakemlere söversek her zamanki gibi..

Korkuyor muyum.. Hayır; zerre zkimdeyse fenerli olayım.. Varsın, bir 3 puan daha alınamasın.. Varsın, gol denen boku yapmayı gene beceremeyelim..
...

Maç günü semtiyle, içkisiyle, sohbetiyle.. Maç saati Dolmabahçe'de yürüyüşü ile, şarkılarla, bestelerle..
Şimdi benimle bağırmak isteyen var mı 90 dakika ?
İçinde olan var mı o romantizmin.. ? Canı acırken hırsını boğazından çıkartacak olan ?
Sonu ne olursa olsun; sonuna kadar..

Haydi o zaman..

"Beşiktaş'ım Benim.. Biricik Sevgilim.. Söyle Senden Başka, Kimim Var Benim .."


taksim

BOK

Ne yazacak dermanım kaldı, ne konusmaya mecalim..
Psikolojimin an itibarı ile tek tanımı başlıkta da yazıyor..
BOK..

Kendim de dahil olmak üzere, tüm kahramanlara teşekkür ederim..


P.S. : Doğum günüm kutlu olsun.. (!)


taksim

Kısa Kısa..


* Bu aralar fena halde boş geçiyor gibi hissediyorum. Beşiktaş ile ilgili Tabata dışında kaydadeğer gelişme olmadığı gibi, hayat da durgun sayılır geçen atraksiyonlu haftalardan sonra. Tabata'nın yeni bestesini de atlamak olmaz; "8 milyon euro bayıldık biz sana, fenere koymazsan koyarız biz sana.."

* Milli maçı sonlarına doğru izleme fırsatını buldum; 3-2'den sonra.. Anlayamadığım bir şey var, estonia maçında da, İspanya maçında da aynı ulan maç gidecek stresi yaşıyor şu ülke. Kıçından ter aka aka elemeleri geçerek turnuvaya katılıyor, turnuvada da derece yapıyor!.. Çözebilen var ise söylesin..

* Fatih Terim'e göre Türkiye Milli Takımı, avrupanın büyük milli takımlarına rahatlıkla kafa tutabilecek düzeyde. E o zaman neden kasıyoruz biz bosnaya bile ?.. Veya bu takımın bosna maçına kafa patlatmasının, puan hesabı ile abaküs saymasının nedeni nedir ?

* Bir de mesela gördüğüm kadarı ile Fatih Terim başlı başına milli takımın babası gibi duruyor. Federasyon cephesi bu aralar ziyadesiyle sessiz durumda. Olası bir gruptan çıkamama halinde, bu başarısızlık sayılarak Fatih hocanın görevine son verilebilir mi ? Yoksa hocanın babacan tavrına tavır koyamayacak gibi görünen bu federasyon devam kararı mı alır.. Bu günlerde en çok merak ettiğim sorulardan birisi bu..

...

* Giresunspor Karşıyaka ile oynadı bugün, hatta oynuyorlar hala şu sırada.. Biz de tabi otomatik refleks, maç İnönü'de olduğundan stad çevresindeydik maç saatine kadar.. Uzaktan gözlemledik iki takımın taraftarını da.. İstanbul'da yaşayan Giresun taraftarının sayısının fazlalığına şaşırdık. Yine de fazla sayılmazdı ama, beklediğimizden oldukça yüksek sayıdaydı.

* Eski açık önünde iki takım taraftarları da yan yana bekliyolardı.. Vakit geçtikçe gizli bir gerilim sezinliyorduk ama beklediğimiz kadar sert ilişkiler yaşanmadı. Üzerlerine bira şişesi atan bir Karşıyakalıyı almak için bir polis memuruyla karşıyakalılarına arasına, elinde yeşil beyaz maç davulu ile dalan göbekli dayının, Nerde lan o ? Karşıyaka kardeşimiz ciğerimiz ama o! ... çocuğu.. Oruçluyuz üzerimize şişe atıyor şeklinde girişi baya enteresandı.. Ufak bir gerilime sebep olduysa da, olaydan en çok zarar gören, çimenlerin kenarında kendi halinde bekleyen bir Giresunlu taraftar oldu.. Bağırışmalara aha mevzu var bilinci ile uzaktan koşup gelen destek kuvvet Yakalılar, çocuğu üzerinde Giresun forması var diye fena yumrukladılar.

* Öte yandan anadolu takımlarının dillere destan kardeşlikleri, taraftar birliktelikleri yine bu maçta kendini gösterdi.. Giresunspor ile Karşıyaka oynayacakken, Eyüpspor atkısı dahi gördük. Karşıyaka Karagümrük ile beraber Tophane tarafından stada giriş yaptı, 10 kadar Kasımpaşa taraftarı da daha sonra sağlık koşusu yapmak zorunda kaldı maçka parkında.. Değişikti yani..

Karşıyaka-Gümrüğün geliş videosu ile bitirelim BankAsya'yı..

...

Yine stres dolu bir hafta yaşayacağız derbiye kadar. Önce bilet günü stresi, sonra bilet stresi, sonra maç stresi ömrümüzden rahat bir 4-5 yıl götürecek.. Hele bu kadar galibiyetin zorunlu olduğu bir haftada deplasmanda derbi oynamak, tüm stresi ikiye katlayacak..

Bir de merak ediyorum, bu sezon totem deneyip de tutturabilen oldu mu hiç ?
0'da 0 gidiyorum kendi adıma.. Çok geç olmadan tutturabilsek iyi olacak..


taksim

Bir Adam..


Biz bir adamla tanıştık 7 ay kadar önce departman olarak..
Van'dan İstanbul'a kaçalı (!) yaklaşık bir ay falan olmuştu..
Otelde çalışmaya başladı bizimle..
...
Günler haftaları kovaladı, bizimki işine alışmaya başladı..
Saf çocuktu, ama temiz kalpli görünüyordu.. Hepimize efendi davranırdı, çoğu zaman daha önce bilmediği şeylerden ötürü kahkaha atmamıza sebep olurdu..
Oldukça fazla sayıda türkçe kelimeyi telaffuz etmekte zorlanırdı.. En iyi bildiği dil Kürtçeydi.. Geldiği yerde ihtiyacı olmamıştı Türkçe'ye..
...
İşinde tecrübe kazandıkça daha çok çalışmaya, işini daha disiplinle yapmaya başladı..
Önce ufak ufak Türkçe diksiyonunu düzeltti, sonra çat pat İngilizce'ye bile alışmaya başladı..
Otelin gerektirdiği kadar İngilizce ile birlikte, biz olmadan dahi yabancı misafirler ile konuşabilecek seviyeye geldi belli bir süre ardından...
...
Kara kış geldi.. İnce ceketinden başka giyinemiyordu.. Yoktu çünkü.. Kalın kabanını verdi bizim müdür, senin olsun dedi...
Giyecek iki çift çorap haricinde ayağına geçireceği bir şeyi yoktu.. Çorap aldı iş arkadaşları...
Fukara olmanın en sert koşulları ile mücadele etti resmen..
Her allahın günü, Avcılar'dan Taksim'e geldi, yalan yok bir gün de isyan etmedi.. Biz de elimizden geldiği kadar destek olduk her anlamda..
...
Bahar geldi, takım elbisenin özel kıyafet olduğunu öğrendi, çok dil döktük :) .. Normal giyinmeye başladı bir kaç hafta içerisinde..
Alışveriş yaptı, kapriyi öğrendi ilk.. T-shirt ve spor ayakkabıları oldu..
O giyinmeye başladıkça biz de sevindik.. Sordu cevapladık, önerilerde bulunduk..
Taksim'e çıktık beraber çok kere SPA'yı kapattıktan sonra..O ne kadar waffle'a gaffıl dese de, sevdi oldukça.. Bir ara her iki günde bir gider olduk hatta..
Yaz geldi, sıcaklar bastı her yanı.. Bir gün otele parmak arası terlik, RayBan gözlük ile geldiğini gördük.. Sevindik, alıştı İstanbul'a diye..
...
Daha önceden hayatında görmediği için, çoğu çok normal konuda illallah getirtiyordu ama, hepimiz seviyorduk kendisini..
O da bizi seviyodu, aynı şekilde..
Bazı garip davranışları vardı, evet. Hep ömrü boyunca görememiş olmasına vuruyorduk hareketlerin absürtlüğünü aynen yukarıda dediğim gibi..
Bilemezdik o İstanbul'a alıştırmaya çalıştığımız adamın böyle arkadan vuracağını..
Gerçi kabak çiçeği gibi de açılmıştı bizimkisi son zamanlarında.. Çok abartmaya başlamıştı eskiye nazaran yaptıklarını.. Bazen dayanılmaz oluyordu saçmalıkları, anlatılmazdı, yaşanırdı..

...

Eşcinsel çıktı abi adam.. Yüzünde yazmıyordu ki görelim, ona göre davranalım.. Tercih özgürlüğü konusunda problemim yok. Saygımız sonsuzdur ama burada olay çok farklı..
Müdüre aşık olduğunu -müdür de erkek tabî- açıklayıncaya, sonraki gün müdür bana şok içinde durumu anlatıncaya kadar nasıl da "garip adam" idi gözümde.. En fazla sıyırmıştır, psikolojik sorunları vardır diyordum garip hareketlerine..
Tabî daha fazla barınamadı otelde.. Travesti olacaktı eğer bizimle çalışmasaydı, kendi kendine seçenek koymuştu hayat için bu şekilde. Beni atarsanız, öyle olurum demiş hatta müdüre...
Oysa işten ayrıldıktan sonra aynı mevkiide bir çok otel kapısını açardı, neyse..
Senin yüzünden bu hallere geldim diye çok üzerine gitmişti müdürünün.. Dertlerini paylaştığı, Abim diye sevdiği, sonunda da aşık olduğu o adama neler yaptı itirafından sonra.. Ben yıllık izinde iken son ihtarını alarak kovuldu işten..

O günden sonra başlıyor işte asıl hikaye.. Bana sonradan anattılar olanları; bir gün sonra atıldıktan, otelin 9. katına çıkmayı başarıyor güvenlikleri geçerek bu çakal.. İntahar edicem beni işe alın diye, otelin sahiplerine kadar duyuruyor sesini bas bas bağırarak. Taksimin göbeğindeki, 4+1 yıldızlı otelde olana bak.. Personel müdürü geliyor, genel müdür geliyor zor ikna ediyorlar.. Ama herifin işi bizim müdürle bitmiyor tabîki..
Günde 150 kere telefon açıyor otele, bizim departmana ve personel müdürüne.. İllallah dedirtiyor herkese.. Müdürlerle görüşme talep ediyor, otele girmeye çalışıyor vs..
İki-üç gün sonra, Şişli'de caminin oradaki ışıklarda, bizim müdür motorda kırmızıyı beklerken -motoru var- arkadan koşarak bıçaklıyor adamı bu şerefsizin çocuğu.. 20 dikiş atılıyor hastanede adamcağıza..
Bu sıfatsızın evladı da oteli arıyor direk akşamında.. Müdürü vurdum diye haber veriyor, polisi arıyor böyle böyle yaptım diyor..
Aynı gece, bir üst geçide çıkıyor yakınlarında bir yerlerde.. Haber verdiği polis geliyor bunu alıyor ordan.. İçeri tıkıyorlar puştun evladını.. İki gün içerde kalıyor, sonra mahkemeye çıkıyorlar, bizim müdür ile birlikte.. Herkes bekliyor ki, ceza alsın; içeride kalsın..
Bomba yer burası: Herifi serbest bırakıyor mahkeme.. Doktorun raporunda ölüme sebebiyet verebilecek bir yaralama olarak geçmediği için..
...
Adam şu an dışarıda.. Personel müdürünü arayıp makine alacağım, öldüreceğim onu diyerek tehdit ediyor aklı sıra uzaktan bizim yaraladığı müdürü.. Hesabım kapanmadı O'nunla diyormuş telefonda.. Adama telefon hattını değiştirtti, tüm departmanın dengesini bozdu, sayesinde acaip göze battık ve benim terfi olmamı uzun bir süre erteledi.. -ibne !-

Pek inanası gelmiyor insanın düşündükçe ama hayat bazen bu kadar gerçek ve acaip olabiliyor..
Niye anlattım, bilemiyorum ama.. Öyle işte..

Siz siz olun falan diye zırvalamak da istemem, böyle bir şey 40 yılda bir olur, ya da o bile olmaz herhalde..
:)


taksim


İspanya, İbiza


Nasıl vize alma konusunda başarılı olunduğunu aşağıdaki postumda az çok yazmıştım. Biraz detaylandıracak olursam, ilk kez pasaportunuza vize alacaksanız benim gibi; tavsiyem kişisel başvurudur. Abartılı olarak tüm istenen belgeleri orjinalleri ile birlikte -orjinallerin fotokopilerini alıp kendilerini geri veriyorlar- götürmek, ayrıca hesapta da kalınacak gün X 750TL bulundurmak gerekiyor. Daha önce Schengen almış olanlar için istenen belgeleri gidilecek acentaya iletmeleri yeterli olacaktır. [Yasadığım zorluklara ve girdiğim zararlara başka giden olursa katlanmasın diye yazdım bunları, yoksa bilmişlik olarak algılanmasın.. :) ]



İstanbul'dan Madrid'e, Madrid'den Ibiza'ya toplamda 5.5-6 Saatlik yolculuk sonrasında varılıyor. Bilindiği üzere, Ibiza gece klüpleri ve sınırsız eğlenceleri ile ünlü bir ada. Alana inip, valizi aldıktan sonra direk insanı sarıyor bu Ün'ün havası. Tartsan avuç içi kadar bile tutmayacak kadar ufak kıyafetleri ile kızlar karşılayarak en ünlü klüplerin broşürlerini, indirim kartlarını veriyorlar çıkan herkese..


Otel tercihi konusunda, seçilebilecek iki merkez var. Birincisi Ibiza Town (Eivissa), diğeri ise San Antonio (Sant Antoni).. Kesinlikle önerim Town'a yakın bir yerlerden otel beğenmek -Talamanca gibi-, eğer kafa dinlemeye gidilmiyorsa - kafa dinleyeceksen Antalyaya git daha iyi - . Adanın iki ucu diyebilirim bu iki bölge için. Hem kesinlikle gidilmesi gereken gece klüplerine yakınlığı, hem havaalanına yakınlığı açısından bu çok önemli. Bizim kaldığımız Talamanca Plajı, her yere yakınlık bakımından oldukça iyi idi.


İlk giden için mecburi harcamaların en başında taxi yer alıyor otele kadar. Eğer transfer dahil bir paket alınmadı ise acentadan ve ağırlıklar fazla değilse taxi tercihi yanlış. Havaalanından adanın en büyük merkezlerine direk otobüsler bulunuyor. Daha sonra iki merkezden aktarma yaparak adayı dolaşmak mümkün. San Antonio - Hava Alanı arası taxi ile 50 Euro, Ibiza Town - H.Alanı Arası 10-15 Euro arasında tutacaktır taxi ile de. Hem alandaki, hem de merkezdeki Information Desk'lerden otobüs tarifeleri alınabilir. Biz almayı akıl edemedik ama manuel araştırmak yerine kağıt üzerinden takip etmek daha faydalı olacaktır :)



Pahalılık..

Yukarıda, vize başvuru koşullarından birisi olarak gün başına 750TL demiştim. Çok abartı gibi görünse de, gün başına gerçekten 250-300 milyonu gözden çıkartmak gerekiyor. Şöyle düşünülebilir, burada fiyatlar ne ise orada da aynı. Tek farkı, oradaki etiketin üzerinde Euro yazması. 40-70 Euro arası Club Giriş ücreti vermek, bir suya 2 Euro, bir içkiye 18 Euro bayılmak (Clubde küçük su 8 Euro) gerekiyor. Taxiler yanlış hatırlamıyorsam 4 Euro civarından açılıyor ve 10 Cent atıyor her 8-9 saniyede bir. Korsan taxilere çok dikkat etmek gerekiyor; zira oralı olmadığınızın yüzünüzden belli olması, çok ters yerlerde çok yüksek paralara bırakılabileceğiniz anlamını taşıyor. Plajların her hangi bir giriş ücreti yok, şezlonga ve şemsiyeye para ödeniyor ama ona da gerek yok. İçkiler yine barlardan temin edilebilir. Son olarak bir dolu yer gezmiş olmama rağmen, en ufak hediyelik eşyanın fiyatına da bakmış olmama rağmen, 1.95€ dan aşağıda fiyat göremedim.


İnsanlar..

İnsanlara çok sıcak, içten adamlar diyebilirdim. Cafe Dél Mar'dan gün batımını izlemek için San Antonio'ya gitmeseydik. Fazlası ile İngiliz turistin, fazlası ile yaygaralı hareketlerini çekmekten midir nedir, Ibiza Town'a oranla çok soğuk davrandılar yer tarifi sorularımıza.
Information Desk'leri, Otelin resepsiyonisti ve Town'da bir satıcı haricinde İngilizceyi adam gibi konuşan kimseyi göremedik. İngilizce biliyor musun sorusuna cevap her zaman biraz şeklinde oluyor. Tarzancayı iyi yapabiliyorsanız ve onlar kadar "biraz" ingilizce konuşabiliyorsanız kaybolmazsınız. Ama salt Türkçe baya zorlar.


Ulaşım..

Ibiza'da bir yerden bir yere gitmek çok da zor değil. Sonuçta ufak bir ada. Ama yine de saatleri iyi ayarlamak gerekiyor. Otobüslerin %90'ı akşam 19:00'dan sonra çalışmadığı gibi, durağın 1cm dışarısında bile dursanız, sizi almıyor. 1 sn gecikseniz kapı kapandıktan sonra, tekrar kapıyı açmıyor. Yani Türk kuralları işlemiyor :) -sırf bu yüzden Cala Llonga Plajına gidemedik, açmadı şerefsiz kapıyı- Otobüsler genelde 1.5 Euro ile 5 Euro arasında. Bazıları bizim halk otobüsleri gibi bindiğinde parayı alırken, bazı daha uzak bölgeler için dışarıdan bilet alınıyor.. Araba kiralama 70-80 € arasında günlük olarak, var ise paranız rahatlıkla kiralayabilirsiniz. Trafik bizimki gibi sağdan akıyor, işaretler yeterli.. Biz Talamanca Plajı'na sınır bir otelde kalmıştık. Town ile arası taxi ile 8-9 Euro idi. Ama hemen 500 Mt ileriden Town'a bot seferleri yapılıyordu hem de gecenin geç saatine kadar. 3.20€ vererek gidiş dönüş yapılabiliyordu. Böyle detayları da öğrenmek iyi oluyor.

Yiyecek - İçecek..


Bu konuda otelin pansiyon durumu çok önem arz ediyor. Mümkünse sabah ve akşam yemekli Yarım Pansiyon bir otelde kalınmasını tavsiye ederim. Yoksa dışarıda yemek, baya pahalıya patlayabilir. Genelde Plajlarda yemekler Bar'larda yeniyor. Menüler oldukça pahalı sayılır. 8-16 Euro arasında değişiyor bir tabak yemeğin fiyatı ki, yanındaki içeceği ile beraber 20-25 €'yu bir öğün için gözden çıkartmak şart. Ayrıca Menüler İspanyolca & İngilizce olarak düzenlenmiş durumda.. Koca adada bulunabilecek doyurucu 2 yemek seçebildik. Domuz Eti konusunda sıkıntısı olmayanlar için Jamon Serrano ( bizim 1 ekmeğe yakın uzunluktaki sandwich ekmeğine domates ve çok ince dilimlenmiş domuz eti.. ) ortalama 3,5 ile 4,5 € arasında bulunabilir, her Bar'da mevcut. İkincisi ise Kentucky'de Tower Menu ( Kızarmış soğan ile göbek salata arasına tavuk burger, içecek + patates ) 6,60 € bunun da fiyatı, her yerde aynı.. Önemli olan karnımın doyması diyen varsa, sürekli Kentucky yiyerek parasını koruyabilir. Ayrıca aradık aradık son gün bulabildik; Town'da bir de Döner Kebab'cı bulunuyor. Ama işletenleri ve çalışanları Türk değil :) ..
Bu arada Bar ile Club bizim ülkemizde aynı anlamda iken, orada farklı.. Clublarda sadece içki var, Bar ise daha restoranvari hizmet veriyor.

Plajlar ve Cafe Del Mar..





Ibiza adasının her yanı plaj.. Dolayısı ile Türkiye'de olanın toplamından daha fazla sayıda plaj mevcut. Bora Bora (d'en Bossa), Ses Salines, Cala Llonga, Es Cana (d'es Canar) bunlardan ünlü ve güzel olanları.. Tüm sabahımız uyuyarak geçtiği için, Ses Salines'i görme fırsatım oldu sadece..



Benim arkadaş Bora Bora'yı da görebildi benden daha önce gittiği için.. Plajların haricinde gidilmesi gereken iki yer daha kaldı aklımda. En önemlisi, Cafe Del Mar'da gün batımını seyretmek. San Antonio'da, (Sant Antoni) tam batıya bakan bir uç burası. Cafe Del Mar gibi bir çok mekan, tam o ucun üzerinden gün batımı seyretmek isteyen misafirlerini ağırlıyor. Tam olarak neden Cafe Del Mar'ın isim yaptığını bilemiyorum. Ayrıca gün batımını oradan seyretmek inanılmaz.. Aşağıdaki videoda da görüleceği üzere insanlar kutluyorlar her gün, güneşin batışını.. İki Türk'ün gözünden Cafe Del Mar'dan gün batımı videosu aşağıda..





Son olarak yine gidemesek de, görülmesi gereken Hippy Market var. Anlatılana göre inciğin boncuğun gırla satıldığı bir yer. Hippy olmasanız bile ilgi duyuyorsanız uğramanız tavsiyedir. Es Canar (d'Es Canar) plajına çok yakın konumu.. Town'dan ortalama 25-30 Dakika.

Ve Gece Hayatı..


Anlatmak için çok kelime aramak lazım.. İnanılmaz gece klüpleri, inanılmaz partiler ve dünyanın en büyük isimleri sahne alıyor.. Türkiye'ye gelmeleri için yıl beklediğimiz isimleri bir hafta ara ile iki kere dinlemek bile mümküm.. Tiesto, Armin Van Burren, Paul Van Dyk, David Vendetta "Fuck Me I'm Famous".. Yeterlidir sanırım :)





Kesinlikle gidilmesi gereken en ünlü klüpler, Privilege, Amnesia, Pacha, Space ve El Divino.. El Divino'yu göremedim Pacha ile birlikte.. Ama Space'de Hed Kandi, Amnesia'da Espuma -Köpük Partisi-, Privilege'de Tiesto ve son gece yine Amnesia'da Armin Van Burren, dümdüz etti geçti diyebilirim.. Hayatımın bu 4 unutulmaz gecesini ömrüm boyunca hatırlayacağım..



Aşağıda Amnesia'da Espuma Partinin başladığı An'ın videosu bulunuyor.. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar müzik devam ediyor, daha sonra geri sayım ile birlikte her yer köpüğe bulanıyor.. Ayrıca, özellikle Tiesto'dan bir sürü video var ama, onları yükleyecek kadar zamanım olmadı şimdilik.. Daha sonraki vakitlerde ekleyeceğim..



Son olarak, Alemin Gözü Yaşlı.. Ibiza Beşiktaşlı.. :)



İmla kontrolü yapamıyorum, çıkmam lazım. Hatalar için özür dilerim..


taksim

Yokluğun Cehennemin Öbür Adıdır

Beşiktaş 2 ay aradan sonra Şeref Bey stadına çıkacak ama biz ondan uzak kalıcaz. Türkiye de çözülemeyen saçmalıklardan biri olan "seyircisiz maç" olayı sevenleri ayırmaktan farksız. Aramızda sadece metreler olan sevgiliye uzanamamak gibi ona sarılamamak gibi bu durum bizim için. Beşiktaşı yine tv karşısında oturarak izliycez 

Ben bağırdım mı sahadakilere sesimi duyurmak istiyorum, 

Gişelerden girdikten sonra merdivenleri çıkarken her maç yeniden o heyecanı yaşamak istiyorum, 

Oyuncuları tek tek çağırırken takım her defasında tribüne toplu gelirken gülümsemek istiyorum. 

Maç iyi sonuçla biterse Beşiktaşla sevinmek, 

Kötü biterse Beşiktaşıma sarılıp Dolmabahçe yolunda "Beşiktaşsın sen bizim canımız" diye bağırmak istiyorum. 

Bunları benim elimden alanlar yerine dünyaları verseler kabul etmemi beklemesinler.


oneblood

Kısa Bir Aranın Ardından..


..te giren şemsiye açılmaz başlıklı bir yazı yazacaktım mevcut durumum ile alakalı aslında. Öyle ki, yıllık iznimde İspanya'ya gitmek için gerekli başvuruları yaparaktan, tarih yakın olduğu için uçak biletini de alıp vize için başvurmuştum. Yediğim RED cevabının şokunu atlattıktan sonra schengen olsun ne olursa olsun mantığı ile Oui Oui Paris diyerek Fransa Başkonsolosluğuna da başvurdum. Mevcut kadro değişeceğinden ötürü şu sıra Fransa'dan vize almak pek kolay değil dediler Fransa da RED verdikten sonra, bahane olarak..
Tam dün, işler bitti.. kafanı eğ ve yürümeye devam et oğlum burası Türkiye ne sandın şeklinde düşünceler ile blogu karalamayı düşünürken, sabah saatlerinde konsolosluktan gelen telefonla birlikte tüm hayaller yeniden yeşerdi.. Beraber İspanya'ya gideceğim arkadaşımın annesinin müthiş bir avukat olması, tüm kapıları açtı diyebilirim. Koca tatil.com'un yapamadığını, tek başına bir avukat ile ben iki dilekçe yazarak başardık ve İspanya Konsolosluğu vizemi onayladı..

Hafta içi döneceğim tekrar ama, yıllık izin dolayısı ile güneye devam edeceğim. Ay sonu gibi tekrardan karalamalara başlamayı düşünüyorum. Son anda içeriye giren şemsiyeyi aynı yoldan geri çıkartabildiğim için çok memnunum.
Kısa bir aranın ardından diye zırvalıyo Tv'ler ya, ben de o tarz yapıyorum şimdi..

selametle..


taksim

Gündeme Dair

Beşiktaş sezonun ilk maçında İ.B.B'yle açılış maçına çıktı ama bu yazı maç yazısı olmayacak, zaten herkes yazıyor, çiziyor aynı konularda hem gereksiz hem de geç kalınmış bir yazı olur. Maçı izlerken yanımdaki arkadaşıma daha o heyecanı yakalayamadığımı söyledim. Sanırım geçen seneki çifte kupanın yorgunluğunu Mustafa Denizli gibi ben de üstümden atamadım. Benim bütün yıl boyunca atamama gibi bir lüksüm olsa da Denizlinin ligler başladıktan sonra en fazla bir hafta o şansı vardı onu da geçen hafta yedi bitirdi, artık o "aç" Denizliyi yeniden görme sırasıdır. Bu hafta maçtan çok yine bir sürü konu oluştu takımla ve klüple ilgili. 

Maçtan sonraki basın toplantısında Denizlinin "türk pasaportlu bir oyuncu alabiliriz." lafıyla gündem başlamış oldu. Bu laftan sonra hemen isimler düşünüldü ortaya çıkan ilk futbolcu da her sene Türkiye'ye dönmek istiyorum diyen Yıldıray Baştürktü. Yıldırayı Eskişehir ve bir takım daha istemiş ama gelmem demiş zamanında, demek ki bu istek Türkiyeye dönmek değil Türkiyede şampiyonluk yaşama isteği. Türkiye de şampiyonluk yaşayanlar hatta yaşamadan Avrupada açık kapı gördü mü koşa koşa gidenlerin aksine Yıldıray artık bu umutlarını Türkiyeye bağlamış. Yıldıray Türkiye'ye geldimi bir takımı şampiyon yapabilirmi evet yapar "senelik şampiyonluk transferleri" çok oldu bu ülkede. Ama Yıldıray Beşiktaşın bu seneki transfer politikasına pek uymayan bir isim. Karşı çıktığım nokta para mevzusu değil tamemen takımın yaş potansiyeliyle ilgili. İsmail, Erhan ve Rıdvandan sonra ben o mevkide Yıldıray yerine Necipi görmek isterim. Takıma tecrübeli maestro lazımsa bu işi Yusuf ya da Nihat çok da güzel yapar. 

Demirören Serhat Uluerenin programına konuk oldu bu hafta başı bakalım yine neler döktürecek diye izlemeye başladık başkanı. Programın ilk bir saati çok uysal durmaya çalışsa da yine birşeyleri içine atamadı birilerine giydirdikçe giydirdi. Takıldığım ilk nokta Levent Erdoğan konusu. Levent Erdoğanın klüpte asbaşkan olduğunu başkan bilmiyor mu acaba da sürekli ikaz etmek zorunda kalıyor. Bu söylemlerin ilk ya da son olmadığını o da biliyor ama sadece tvden eleştirmekle kalıyor. Levent Erdoğan yönetim kuruluna kimin ricasıyla torpiliyle katıldı da sadece derdini biz çekiyoruz "sayın" başkan. 

Bir diğer mesele de Delgado. Başkan kimsenin bilmediği bir şeyi açıkladı programda. Eğer Delgadonun sözleşmesi dondurulursa ocakta tekrar kadroya giriyormuş kurallara göre, o zamanda 9 yabancı oluyormuş kadroda. Şimdi soralım başkana: Eğer tekrar kadro oyuncusu olacaksa Delgado ocakta tekrar dondurmayı neden aklınıza getirmiyorsunuz? Oyuncu "ben düzeldim ne dondurması" derse herhalde yine Levent Erdoğanı şikayet ettiğiniz gibi tvden anca bize şikayet edersiniz. Yıllık ücretimi verin dondurayım diyen futbolcu sağlam sağlam oturmasını da bilir herhalde. Delgadonu kötü oynamasını geçen seneki sakatlığına bağlarken neden sakat oyuncunun hisselerini Ülkerden fahiş bir fiyata aldınız? Şampiyonluğa giden takımdaki oyuncuların psikolojisi bozulmasın diyorsanız Cissenin ne günahı vardı?

Programdaki bir diğer mesele Divan Kurulu Toplantısın da açıklanan sırta reklam yerine Kızılay yazılması olayı. Başkan ve karısı kafa kafaya vermiş Beşiktaşı sosyal olarak daha yukarıya taşımaya karar vermişler. Unutmadan söyleyeyim bir proje de "kadınlara özel deplasman otobüsü"(valla ne yaratıcı ne yaratıcı).  Başkan Beşiktaşın sırta alınacak 2-3 milyon dolar değerindeki reklama ihtiyaç duymadığını söyledi. Kapalının çatısındaki Telekom reklamından 10 milyon dolar kazanıldı da bizim mi haberimiz yok. Barcelona formasına Unicefi alırken gelirinin yüzde üçünüde Unicefe bağışlama kararı almıştı. Bu katkı formasına Unicef yazmasından daha önemli. Demirören ailesi Kızılayın gizli bağışçıları arasındaymış keşke şimdi de böyle kalsaydı. Formanın sağına soluna reklam alınmasından rahatsız olan başkan takımın adının önüne cola turka konmasından neden bu kadar rahatsız olmuyor acaba. Sorular sorular insan içinde cidden boğuluyor aklı karman çorman oluyor mantıklı bir yere de koyamıyor.

Bugün sabah aldığımız bir haberse en kötüsü oldu bizim için. Televizyon tarihinin efsanesi Bizimkilerin katili, harbi Beşiktaşlı Aykut Orayın ölüm haberini aldık. Arabasını parkederken her seferinde çöp bidonlarını yıkıp apartmanın yöneticisine gelişini haber veren, elinde katiliyle yürürken yeri inleten adamı unutmak mümkün değil. Onun söylediği gibi "vatandaşa car curt yok."


oneblood

Anlaşılmadı, tamam.


Beşiktaş Futbol Yatırımları Sanayi ve Ticaret A.Ş., İMKB'ye gönderdiği yazıda GSM hatları üzerinden telefon hattı satmak amacıyla şirket kurulduğunu duyurdu.
Şirketten yapılan açıklama şöyle:
"Şirketimizin 10.08.2009 tarihli yönetim kurulu kararı ile, GSM hatları üzerinden telefon hattı satmak amacıyla, Beşiktaş İletişim Hizmetleri Sanayi ve Ticaret A.Ş. ünvanlı ve 250.000 TL sermayeli bir anonim şirketi kurulmasına ve Şirketimizin kurulacak bu tüzel kişiliğe % 92 oranında kurucu ortak olarak iştirak etmesine karar verilmiştir."

Şeklinde bir haber düştü bjk.com.tr'ye.. Oldum olası kafam basmamıştır şu özel tüzel kişiliklere, sözleşmevari yapılan borsa bildirimlerine, anonim şirketlere, komanditlere adilere falan..
Açıklayabilecek olan var ise sevinirim, fenercell tarzı bir atılım içine mi girdi yönetim yani ? Onu mu anlamak gerekiyor ?
Eğer cevap evet, doğru anlamışsın şeklinde ise şimdiden söyleyeyim geçmiş olsun. Bir bu eksikti.
İçine sıçıp posasını kubura atmadıkları bir iletişim sektörü vardı, ona da girdik artık.

Haydi hayırlı traşlar..

İlk Hafta Beşiktaş..


Böyle maça gidemediğim zamanlarda görüpde anlatacağım enteresan şeyler olmadığı için direk takım analizine yöneliyorum. Zira enstantane düşünmeye kalksam, maçı izlediğimiz Beşiktaş-Şeker Cafe'de, maçın devre arasında mekanın iç kısmında yapılan kına gecesini -oha! evet kına gecesi- veya benim hareketlerimi önceden sezerek kafasını sürekli görüş açıma sokan amcayı hatırlarım sanıyorum.

Çok iyi anladığımı iddia etmiyorum ama ortada katıksız bir gerçek vardı maçta, takım ilk yarıda pozisyona girebiliyordu. Beşiktaş, topu rakip tarafa taşıdığı her hamlesinde, ceza alanına aktarmayı başarıyordu, olumlu bir görüntü çizmişti. İlk gol geldikten sonra hatta tamam dedik, bu maçı alacağız kesin.. Ama yine yine ve yine bu olumlu havayı bozacak bir saçmalık yaşandı; Denizli Holosko ve Yusuf'u oyundan aldı. Daha doğrusu Nihat ve Bobo'yu oyuna soktu.

Kötüleme olarak Holosko'yu oyundan almasını değil de Nihat ve Bobo'yu oyuna sokmasını gösteriyorum çünkü mental olarak (Bobo) ve fiziksel olarak (Nihat) top oynamaya hazır futbolcular girse idi, olumlu görüntü değişmezdi bana göre. Holosko ile Yusuf giren ikiliye göre daha zinde oyunculardı kuşkusuz. Ayrıca orta sahaya daha yakın oynamaları da kalabalık olmamızı sağlıyordu ileriye çıkarken.

Neyi gördü, neye güvendi bilemiyorum hoca ama, değişiklik takımın kimyasını tamamen bozdu, hazır olmayan Nihat ve Bobo'nun orta sahaya olan katkıları sıfıra indi, Ernst ile Fink yalnız kaldı ve sonucunda ikinci yarının ilk 20 dakikası, Beşiktaş rakip yarı alana dahi geçiremedi. Biz sıçtıkça İbb daha kendine güvenli oynamaya başladı.. Biz topu dan dunlarla uzaklaştırdıkça İbb daha sistemli hücuma çıkmaya başladı.. Böyle oynadığımız maçlarda genelde 2.'yi de yerdik önceden ama, İbb öne geçmeyi beceremedi. Maçın sonlarındaki can havli tabanlı ataklarımızı düşünmezsek rezalet bir Beşiktaş seyrettik biz de ikinci devrede.

Daha ilk haftadır, çok yüklenmemek gerekir ne takıma, ne hocaya. Ama Fenerbahçe maçında da aynı şeyi yaparak takımın tüm sistemine dinamiti koymuştu Mustafa Denizli. Özellikle Nihat, daha bu takıma hazır değil. Çok seviyoruz, ölüsü bile yeter; hala söylüyorum ama ikinci yarı ile birlikte sahaya sürmek, takımı resmen 10 kişi bırakıyor.. Nihat'ın biraz daha takıma ısındıktan sonra sahalara adım atması, daha faydalı olacak sanki bu bağlamda. Neyse, göreceğiz daha..

Gönül isterdi antalya maçında tribünde olabilmeyi ama, artık semtten takımı uğurlayacağız sessiz tribünlere doğru.. Şu seyircisiz maç nanesine de bir çözüm bulunamadı yıllardır.. O kadar hırçın taraftarın barındığı lig var, takip etmediğim için bilemiyorum acaba seyircisiz cezası o liglerde de bu kadar sık uygulanıyormu..

Geride kalan sezon öncesi dönemde, hala bir 90 dakikayı önde bitiremedi Beşiktaş, ilk haftayı da galip gelemeden ve kötü bir oyunla kapattı ama kendi adıma umutluyum; iyi pas yapan, sağlam takım Beşiktaş'tan. Az biraz kondisyonu da düzelttiler mi işler düzene girecek gibi duruyor..
Antalya ile birlikte keyiflerin yerine gelmesi dileği ile..

taksim

Bu Forma Nerden Çıktı?

Beşiktaş 2009-2010 sezonu formalarını 19 Temmuzda yaptığı defileyle basına ve taraftarlara sunmuştu. Kişisel olarak 3 formada beni tatmin etmedi. Adidasa bağladığımız "umutlar" artık seneye kaldı. Seneye kalma lafını da Demirörenden çaldım, geçen gece Son nokta programında onunda formaları beğenmediği belliydi ama son dakikaya kaldığı için şimdilik yeterli görmüş esas tasarımlar seneye olucakmış. Şimdi burda lafı sürekli dolandıran Hakan Aksoya yönelmek lazım, Avrupada senelerdir kullanılan sözde baklava desenli formayı hiç utanmadan sıkılmadan yeni olarak göstermeye çalışıp bir de Beşiktaşın en büyük değerlerinden biri olan "Baba Hakkı anısına yaptık" diye karşısındaki insanları salak yerine koymaya çalışıyor olması okların ona yönelmesi için yeterli nedenler. 

Bu genel düşüncelerden sonra dün ortaya çıkan bir durum kafalarımızı iyice karıştırdı. Beşiktaş federasyona gönderdiği forma dizaynlarında hiç ortada olmayan bir forma daha göndermiş. İsteyen federasyon sitesinden bakabilir isteyen zaten yukardaki fotoda ayrıntılı görebilir. Şimdi bu düz beyaz, yanlardan siyah yemiş forma nerden çıktı? Neden forma tanıtım gecesinde tanıtılmadı? Tanıtılan 3 formayı beğenmeyenler bu formayı çok beğendi (ben de dahil). Hakan Aksoy ve ekibinin beğenme kriteri neye göre ortaya çıktı? Forzada dizaynı yapılan formaları beğenmeyip de sözde pençelenmiş forma dizaynını hangi yaratıcılıkla buldular? Her yerde 4. forma kırmızı olacak derken akılları başlarına gelip adam gibi bir dizayn yaratabiliyorlarsa neden bunu son güne kadar sakladılar? İlk çıkan 3 dizaynı görüp önce elden bunları çıkaralım diye düşünüp düz beyaz formayı bu nedenle mi sona sakladılar? Bu soruların cevaplarını ben de siz de çok iyi biliyorsunuz aslında. Arada komplo teorisi üretmek için çok neden var ama o zaman da biz paranoyak oluyoruz. Yanlışı savunmak Beşiktaşlıların yapacağı iş değildir.

Neden Reklamsız Forma Satılmıyor !?


Forma üzerindeki reklamdan hoşlanan manyak var mı aramızda ? Bence yoktur. Peki yönetimler bu saçmalığın bizleri ne kadar rahatsız ettiğinden bi-haber midir ? Pek sanmıyorum.
E be akıllı insanlar (!) neden üzerinde reklam olmayan, tamamen takım renkleri ile bezenmiş bir taraftar forması çıkartmıyorsunuz ? Galatasaray ve Fenerbahçe'den tam emin değilim ama bizde yok, orası kesin.
Koy abi çubuklu formayı mesela, çıkart ortasından turka nanesini; kolundan aveasını.. Yap fiyatını da 55-60TL arası bir şey..
Orjinal formadan çok satmazsa, hatta 4'e 5'e katlamazsa şerefsizim..
Bu kadar mı acizsiniz düşünmekten, yoksa bunun yasal bir sınırlaması mı vardır merak ediyorum. Ha sınırlama da olsun, yap çubukluyu, t-shirt diye sat.. Çok mu zor ? Hala Umbro formalar satışta olabiliyorsa bu da olabilir..

Ayrıca 40 yılda bir şampiyonluğu görebiliyoruz zaten, ama Hakan Aksoy beyefendi akıl edip bir Şampiyonluk DVD'si çıkartmayı beceremedi. Ne olurdu sezonun her maçının özetinin olduğu, iki üç maç öncesinin, taraftarın anlatıldığı ufak enstanteneleri gösteren, kutlamalar ile biten bir DVD oluşturulsaydı..
Satmaz mıydı ? Bir cevap vereyim mi.. Neyse.

Anca Baba Hakkı'ya adadık diye geçen sezon avrupadaki takımların giydiği formaları kitleyin durun taraftara..
Bize değil size yazık, cidden..

Akılsızlar.

Not : eklemeyi unuttum, bu tepkiyi artemiofranchi blogda yayınlanan post tetiklemiştir..

taksim