Oh Be!

Beşiktaşlı olmak hakkaten zor iş bunu anlıyorum her hafta.. ayrıca da biliyorum erken öleceğim, çoğu diğer Beşiktaş taraftarı gibi..
3 maçtır yenemediğimiz Belediyespor karşısında, 3 hafta önceki Konyaspor maçına çıkmış Beşiktaş'ı izledik ruhen.. tarafar da takıma uyum sağladı ve ilk yarı boyunca resmen uyuduk.. zaten yıllar geçtikçe tribünün tadı, sesinin gücü azalıyor, böyle maçlar da üzerine gelince hepten susuyoruz, başlıyoruz maçı izlemeye..
Aslında maçtan önce kadroya baktığım zaman iyi oynarız demiştim, ancak işler öyle olmadı.. beklenen Holosko yerine değerlendirilen isim Ekrem'di, o da Ernst'in tek başına kurduğu Beşiktaş Defansının önündeki 3 lüden biri olarak oynadı.
Taraftar olarak fena kastık gol olsun diye-yanlıs anlaşılma olmasın stres bakımından, yoksa bağırma konusunda vasatı aşamadık-, futbolcular aynı inancı göstermediler ama ite kaka çizgiden içeri sokmayı başardık, nizami sayılmayan golümüzden hemen sonra.. Yedik yeniden attık falan, insanda bilinç falan kalmıyor sayende Beşiktaş'ım..
Mustafa Denizli'nin sistemini de bir türlü çözemiyorum. Defans 4 lüsü ve Ernst dışında, sanki herkes free pozisyonda gibi.. Oynayabilse takım belki çok güzel olacak ama oynayamıyor işte, 10 maçta bir inanarak çıkıyoruz sahaya, anca işler tıkırına öyle giriyor ..
Gökhan Zan Konusunu ayrı olarak yazacağım, ama şundan eminim ki, neden oynadığını, hatta neden milli takıma bile çağrıldığını anlayabilen yok; ne tribünde, ne reel hayatta..

Paf'larımız da 5 tane sallamışlar ibb'ye.. Bugün biz aldık havasını, seçimlerde de şehrimiz noktayı koyacak, umudumuz bu yönde..
Resmi de paf maçından koyuyorum, A takım, hak etmedi bugun kazanmasına rağmen..

Bir haftasonuna daha mutlu giriyoruz, sonumuz da böyle mutlu olsun umuyorum..
Teşekkürler Beşiktaş'ım..

Aç Kanatlarını Süzül Göklere..

hani çok istersin ya bazen.. hani ufaktan için titrer düşündükçe o önemli günü.. yeni sevgiliye aşık olmuş gibi geceleri sayıklarsın, ağzın kurur ama susuzluk değildir sebebi.. aklına geldiği anda vucudun gerilir, tüyler şahlanır.. aslında aklından da çıkmaz zaten..
Yine günlerden "o" gün..
Rakip belediyespor..

Çok eskilerde, Şeref Stadı'nda, yaşlı bir amcanın ağzından çıkan kelimeler gibi, hayatın kara gölgesine inat, bembeyaz güzel günler görmek için, seni seven milyonlar için, gözleri dolu dolu, buz gibi soğuğa direnerek boğaz patlatacak aşıkların için;

“Haydi Kara Kartallar. Hücum edin Kara Kartallar”

Nokia - f.ck this connection.. #2

Hafta başı, tekrardan rahatsız Ettik yetkilileri.. bu arada tepkim sadece Nokia'ya değil, asıl beni bekleten K.V.K. da payını alıyor her söze başlayışımda. -nasıl sözler ettiğimi geçelim-
Cuma günü tekrar aramamı, telefonun test sonuçlarının geleceğini söylediler. Telefon bozuk arkadaş, biliyorum raporsuz da olmuyor bu iade işlemleri -ki telefonumu yapacaklar yoksa yenisini mi verecekler mechul- ama içimde bir huzursuzluk var, telefona sağlam raporu çıkartacaklar diye.

böyle düşününce de aklıma h.üzmez geliyo, tövbestafurullah..

neyse, beklemeye devam..

Hentbolun Kartalları



ufacık bir salonda, kendi taraftarının çoğu bile habersizken, yeri geldi 5 taraftarıyla, yeri geldi 500 taraftarıyla mucizeler yarattılar. bir kez olsun çıkarken adamda ciğer miğer bırakmayan lanet yokuştan aşağı boynu bükük indirmediler büyük taraftarlarını. belki salonları küçük, belki takip edeni az, ama değerleri dünya kadar gözümüzde.
keşke onbinlere yirmibinlere oynayan "kramponlular" da sizin kadar yürekten oynasalar..

Helal olsun, can feda size..

Beşiktaşımız :25 - HIT Innsbruck :24

Bluetooth









yeni yapılanan güzel bir site var, her gün farklı bir ürün satıyorlar, ama 00:00'dan 00:00 a kadar sadece tek bir ürün satılıyor. Piyasa ortalamasına göre de uygun fiyatta, alınıp başka yerde satılabilecek kadar da cazip şeyler var sitede..
geçenlerde bluetooth cihazı satışa çıkardılar.. Ne zamandır istediğim ama üşengeçliğimden bir türlü gidip de alamadığım bişeydi, hemen atladım tabi.. 3 TL de kargo parası vererek siparişimi verdim, birkaç gün sonra elime ulaştı ancaakkkk...

Tahmin edilmesi zor değil, bozuktu :) Daha yeni ambalajından ben çıkarttım, ama nafile..
Sitenin müşteri hizmetlerini aradım ancak onlar da ancak para iadesi yapabiliriz stoklarda kalmadı dediler..

Aşağıdakine bir örnek daha geldi..

Bu aralar yazamamıştım, iki yeni hikaye, güzel oldu .. :)

Nokia - f.ck this connection..












Çok değişik bir özelliğim var, bana elektronik alet dayanmıyor. yeni bir şey dahi alsam ya ilk kullanımda yada ilk kullanımı takip eden birkaç hafta içerisinde mutlaka bir arıza çıkartıyor. Çıkartmayan sayılıdır.. Geçmişe baksak örnekler bitmez, bu kısmetsizlik nereye kadar bilemiyorum. hele bir buçuk yıl kullandıktan sonra bozulan Divx playerimin öyle bir öyküsü var ki, dillere destan anlatmakla bitmez..
Ortalama bir yıl geçmişti eskisinin üzerinden, yenilemek lazım cep telefonu almaya karar verdim.. Paramız da var, güzel bir bütçe ayırdık iyi bir telefon alalım, uzun süre götürsün diye.. Bugune kadar hiç Nokia kullanmamıştım, bilen bilmeyen herkes nokia dediği için bu marka üzerinden araştırmalara başladım. Benimle beraber Ege semalarından çok sevdiğim bir yakınım da aynı anda telefon alacağı için bu araştırmaya ortak oldu..
3 haftalık bir süreç sonunda, Nokia 5320XpressMusic modelinde karar kıldık.. Bir sürü yorum okuduk, bir çok yere sorduk.. hepside en sorunsuz ve en kaliteli telefonun piyasada bu model olduğunu öne sürdüler..
Mutluyduk, gittik aynı gün aldık telefonlarımızı, o izmirden, ben istanbuldan..
Telefonu kutudan çıkardığım andan itibaren hayat arkadaşımmış gibi davrandım, gerçek söyliyim :) ama kutusundan çıktıktan 1 saat sonra, Beşiktaş'a dolmuşta giderken ilk hatasını verdi.. Gecesinde, problemin memory carddan olduğunu anlayarak ertesi gün servise götürdüm. Sağolsunlar ikiletmeden yeni hafıza kartını vererek çözümü sağladılar.
Ama bizde hayat biter dert bitmez, ortalama 2 3 hafta kadar kullandıktan sonra bir gün telefon kitlendi.. bir anda herşey yok oldu, arkaplanda silik olarak Nokia yazdı ve herşey yeniden geri geldi.. aynı gün 5 6 defa tekrar edince can sıktı tabi, istikametimiz yine Teknik Servis oldu..
Problem yazılımdan dendi, telefonu alıp yazılım yüklediler yeniden.. yine bir hafta sorunsuz gitti.. Canımı sıkan hiçbişey yoktu artık, yeni telefonumla uzun süre beraberdik bundan sonra..
Taa ki Konya Deplasmanı dönüşüne kadar.. Molada yine aynı problem sebeb-i vaziyeti yüzünden kitlendi.. Ertesi gün yine teknik servis yollarına düştük..
İadesini istediğim telefonu Distrbtör -yazılışta sıçış olmasın seslileri attık- firmaya göndereceklerini, 1 hafta sonra aramamı söylediler..
1 hafta sonra aradığımda; 10 Gün sonra tekrar arayıp, teslim zamanını öğrenebileceğimi, şu an çok yoğun olduklarını ve ürünü sıraya koyduklarını söylediler..

Şaka gibi değil mi..
Telefon teknik serviste, ben hala eskilerle dolaşıyorum..
ve bu ay 2. Taksidi ödeyeceğim..

Ofsayttan Deplasman Anısı


bir soru.. Ortalama 1.39 Kg gelen bir somut varlık, sanal veya hayali de olsa bir dünya yaratıp, bu yarattığı ortamı betimleyebilir mi ? Cevabı kesinlikle evet.. "beyin" ismini vermişiz bu varlığa, hepimiz de haberdarız.. Çok enteresan işlevleri olduğu ve daha araştırıldıkça yıllar içerisinde de bulunacağı kesin..bulunacak detaylar yanında belki bilim-kurgu filmler halt edecek, belki bilinen tüm gerçekleri bir anda silebilecek yeni doğrular meydana çıkacak; belki de bi-bok olmayacak.. :) ancak şu hali bile bizleri şaşırtmaya yetiyor..

fenerbahçe ile oynayacağız.. değişik bir hava var, biraz gri, biraz siyah.. öyle değil ama, sanki gün yeni ağırıyormuş gibi hatırlıyorum havayı..
Her fenerbahçe maçı farklıdır, aslında her derbi farklıdır.. öncesi, sırası, sonrası.. biletiydi gidişiydi.. hele yol uzunsa mevzu-bahis mekana, daha da bir güzel olur, tadından yenmez.. neyse.
bir limandayız, toplasan 50 6o kişi belki var, hepimiz dağınık duruyoruz.. enteresan olan şey, başka kimse yok o anda bize beyler ne yapıyorsunuz diyebilecek.. her kafadan bir ses çıkıyor, tam hatırlamyıorum ama, önümüzdeki tek mantıklı seçenek kayıkla geçmek.. gidilecek yerde mevzu olasılığı yüksek, o yüzden herkeste bir gerginlik almış başını gidiyor..
böyle zamanlarda korku-üşüme harici ufaktan da insanı titreten gerginlik hali tüm bünyemi sarmış, ben de uzaktan seyrediyorum tam kıyıda olanları.. bakıyorum, ama çıkartamıyorum neler oluyor orada.. Nereden buldularsa artık, bir kayığa doluşuyorlar hepberaber.. hepberaber kelimesini uzatarak okumakta fayda var çünkü, kayık toplasan 10-15 kişilik, ama söz bizde beste bizde taklit yok bizde ya, kayığa biniyor 30 kişi.. bir sağa bir sola sallanıyor, beyler yapmayın, beyler yavaş bağırışları arasında iki üç metre açılıyor 10 dakika öncesinin Kayığı, o An'ın feribotu .. bu noktada bir dip not "titanic'de beşiktaş taraftarı olsaydı, o kadar az kurtarma sandalına rağmen herkes kurtulurdu.."

ben binemiyorum veya binmiyorum, onu kendime; kendi beynim izah edebilir.. benim gibi binmeyen veya binemeyen 20 civarında taraftar daha bulunuyor o sıra limanda..
arkamı dönmemle beraber onları görüyorum.. hiçbirinin yüzüne ayrıntılı olarak bakamadım ancak, ne kadar sinirle geldiklerini hissediyorum o anda, hassiktir laaann alarmları çalmaya başlıyor beynimde.. Yapmayacağım iştir, kaçmak yerine, üzerimize saldıran çeviklere doğru yürümeye başlıyorum.. Hani ben onlar'dan değilim ya, hani ben masum vatandaşım ya.. O sırada sol kolum üzerimdeki siyah Swit'in içerisinde, alçıdaymış şekliyle duruyor, nasıl o kolun bu hale girdiğini sormayın, anlatamam.. doğal olarak sağlam birkaç tane yiyorum aralarında, pek hissetmiyorum aslında acısını, yere de kapaklanıyorum, ne de güzel yediler ehehe diye seviniyorum içimden, bikaç tane vurdular ama diğerleri fena olacaklar diye söylenirken kendi kendime; bir tane çevik yardım ediyor kalkmama.. kenara çekiyorlar beni, etrafımdalar sürüyle ama bende korku sıfırın altında, numaradan kol kırık, bide fenalaştık.. iyi yediler şimdi burdan sıvışalım modundayım.. bir yandan da emniyet amiriyle sohbete giriyoruz, şaşırmıyor değilim şimdi anlatırken nasıl yaptığıma.. İnönü stadı kapalısında sürekli gördüğümüz -adını unuttuğum- iri yarı beyaz tenli sempatik Çevik Kuvvet amirinden bahsediyoruz kısaca, tanıdığımı anlatıyorum, gülüyor.. kolum çıkıyor meydana nasıl oluyorsa bir anda, kol ile beraber foyamızda.. 10 saniye öncesinin madur'u, o An'ın sahtekarı oluveriyor... Ufukta sağlam bir dayak var, evet..

...

sabaha doğru bir saatti... terlemiş bir vaziyette uyandım, yine Çevik Kuvvet dolu bir rüya görmüş, şaşkın şaşkın gözleri karanlığa alıştırmaya çalışırken buldum kendimi.. Anlattığım limanı hiçbir limana benzetemedim düşündüysemde, hiçbir surat dahi hatırlamıyorum, hala aklıma net olarak kalan kare sandalın deniz üzerinde kalabilme çabası idi.. sandal çabalıyordu, taraftarlar değil detayı kaçırmayalım..
bir bardak suyun ardından belki devamını görürüm umuduyla -ki asla görülmez- tekrar yatağa uzanmadan önce, camdan dışarı baktım; hava biraz gri, biraz siyahtı..

sen, ben bide yılbaşı..

herkesin belirli bir konumu var dünyada. nokta gibiyiz, ama çapımız/çevremiz belli. hareketlerimiz sonuçları doğuruyor ve karşılaşacaklarımızı kendimiz belirliyoruz genellikle, her hareketin sonucunun nerelere varabileceği, olasılıklar dahilinde sıralı duruyor her atılan adımda diyerekten uydurabiliriz.. bir insanın doğduktan sonra belirli bir kader çizgisinde hayatını sürdüğü ve karşılaşacağı şeylerin önceden belli olan Anı'lar dahilinde olduğuna inanmıyorum, hepimiz ne ekiyorsak, onu biçiyoruz bana göre.. ama bazen de gerçekten insan iradesı dışında gelişip, ya doğrudan ya da dolaylı olarak kaleye gol olarak kaydedilen Anı'lar da yaşanmıyor değil..

resepsiyon masasında oturuyorum, çıkış saatime 10 dakika kadar var/yok.. yılbaşı için planı da kurmuşum en temizinden, istikamet izmit olacak, güzel de geçecek.. hiç böyle planlı programlı bi yılbaşı kutlamamıştım aferin lan arkadaşa, izni de ayarladık süper şeklinde geçiriyorum içimden tekrar tekrar.. 5 dakika önce müdür ile Muhammet isimli çalışan arasında, yanımda geçmiş dialogu çoktan unutmuşum ama daha sonra iyi hatırlayacağım..
resepsiyon bölümü ile havuzun arasında biraz mesafe var, uzaktan öksürük sesi duyuyorum, bitmeyen bir öksürük, durmuyor.. layn yeter amma kasıldın be kadın diyorum içimden, öksürükten çözüyorum cinsiyeti anında.. ufak bir detay var, öksürük sesi yaklaşıyor.. kadın bana doğru geliyor ve biraz ilerimdeki görüş açımda olmayan puf'a oturuyor, anlıyorum.. ortalama üç dakika var ilk öksürük ile o ana kadar ve durmuyor.. le havle vela guvvetene diye kalkıyorum masadan ve doğru bayanın yanında alıyorum soluğu.. hemen çakozluyorum bayan'ı.. bir haftadır kaldıkları için simasını çıkartıyorum.. anamm.. ablam benem ne oldu saa diyeceğim, bakıyorum durum gerçekten kötü, ben böyle dumur vaziyette yanına gitmişken ağzından belirli belirsiz çıkıyor; n...fe...zz. laa.mı.. yor...mm..
ortama hafiften bir klor/havuz kokusu yayılıyor ama pek de önemli değil o sıra, nitekim olay büyüyor ve gece müdürü ile misafir ilişkileri sorumlusu da olaya dahil oluyorlar. ablamız o anda odasında bulunan babasına haber verilmesini istiyor ve durumun vahimliğinden ötürü ambulans geliyor, bayanı götürüyor.. gelen doktorun ilk teşhisi, zincirleme gelişecek olaylar silsilesinin ilk halkası sanki ; klor zehirlenmesi.. -o ne kidir-
klor kokusu yoğun olarak heryere yayılmış, olayın başlangıcından itibaren 40 dakika kadar geçmiş, üç kafadar (Spa müdürümüz, mami, ben) bekliyoruz. durum yavaş yavaş açıklığa kavuşuyor.. müdürün iki ilacı karıştır öyle havuza dök emrini,-ki bu yukarıda unuttuğum 5 dakika önceki dialog'tur.- tüm ilaçları karıştır olarak algılıyor mami ve kova içerisine 4 kimyasal maddeyi kattığı zaman, maddeler tepkimeye girerek fokurdamaya başlıyor.. o sırada çıkan müthiş kokudan da oradaki hassas bayan etkileniyor doğal olarak..
bir sonraki gün sağlıklı bir hizmet verebilmek için ortamdaki klor kokusunun dağılması gerekiyor, bunun da tek yolu sabaha kadar Spa'nın kapısını açık bırakmak. bir kişi bekleyecek, şanslı kişi Müdür neyse ki..
eve gidiyorum kös kös, h..tir ya son dakkada olan şeye bak, neyse lan akşam 8 9 gibi çıkarım en kötü, doğru izmit diye düşünceler içerisinde eve yürürken telefona mesaj geliyor, olum hüseyin yalan oldu, kaldık ortada .. Allaaahhh diye saldırasım geliyor önüme gelene, mesajdan sonra.. daha yok mu lan, gelin laaannn diyecem soyunacam sinirden.. o derece..

biraz uyurum diyorum, evdeyim, bilgisayarda oyalanıyorum falan, yatıcam artık.. telefon çalıyor, arayan müdür; dostum yarın sabah gel, uzun gün olacak, senin izmit de zor gbi diyor.. zaten yalan ettik onu be abi diyorum.. ama ben mesajı alıyorum 16 saat girecek ..
gelişmeleri sabah alıyorum, hanımefendi zehirlenme şüphesi ile kaldırıldığı Alman Hastanesinde(özel) tedavisini görmüş, müşade altında tutuluyor -hala-.. ancak sağlıklı konuşabildiği ilk anda polise şikayetçi oluyor ve bizim müdürü gece 03:00'da beyoğlu karakolna çekiyorlar ifade vermeye.. -işe bak- sabahı ediyor tabi o da uykusuz vaziyette..

vakit geçiyor, öğlene doğru bir haber geliyor, sistemler kontrol için kapatılacak, tüm adisyonlar el ile yazılacak diyor muhasebemiz.. okeydir baba diyoruz, devam ediyoruz çalışmaya ..
çıkış saatindeyiz, elle yazdığım adisyonları kontrol ediyorum, ne olursa güzel olur ? tabii ki içlerinden bir tanesi kaybolursa.. ulan bişey düzgün gitmeyecekmi düşüncesi altında tüm aramalara rağmen bulamadığımız adisyonun, zaman bakımından bana olan kaybı 30 dakika kadar..
ve 16.5 saatlik mesainin sonunda, yeni yıla 1.5 saat kala otelden çıkıyorum..


akciğer odaklı bir rahatsızlık olarak düşündüm sürekli, çünkü olayın içindeki 2. adama -muhammet- hiçbirşey olmamıştı.. ama ne olursa olsun kârlı çıktılar baba-kız işin içinden. ayrıntısını öğrenemedim ancak, konaklama ücreti de alınmaz böyle durumlarda, üzerine özel ambulans ve hastane masrafları da eklenince baya güzel bir maliyet tablosu çıkıyor otelin önüne..
gerçi olan bize oldu, herşey üst üste geldi, 30 aralık muhammetin de son günü olduğu için, 31 aralık'ta tam gün çalışmak durumunda kaldık.. finali de, plansızlık içinde kalan yılbaşı organizasyonumuz dahilinde, Ortaköy semalarında bir takside, trafikte gerçekleşti..

...5,4,3,2,1..

Mutlu Yıllar..

kim o, öcü..

anlık sinirler ve panikler insana her şeyi yaptırabiliyormuş gerçekten. ne kadar sakin olursa olsun, kendini dizginlemek zor böyle durumlarda, ya da ben böyle biriyim bilemiyorum.. hangisi lan :S

Dokuz saat ortalamalı bir yolculuk sonunda izmirden dönmüşüm, yorgunum da. otelden gerekli izinleri temin etmeme rağmen, eğitime katılmam gerektiği için haftabaşında geri dönmek durumunda kalıyorum, cumartesi gittiğim mini-tatil'den. ben içimden güzel güzel anıyorum Taksim'e doğru serviste giderken oteline de, eğitimine de şeklinde, nitekim saat sabahın körü olmasına rağmen birkaç saat sonra işbaşı yapmam gerekiyor.

anamın oğlum indin mi aramasının gelmemesi bir yandan bende şaşkınlık yaratırken, bir yandan da uyusun hiç rahatsız etmiyim diyorum, biraz sonra başıma gelecekleri bilmeden. Taksimde hava buz gibi, sabah serinliğine bir de rüzgar eklenmiş, uçuruyor ortalığı.. Sırtımda çantam apartmana giriyorum 5 dakika gibi bir yürüyüş ardından, sıcak.. güzel..
zili ve kapıya atılan yumrukları kimse duymayınca telefona sarılıyorum, kontor yok çok güzel derken arkadaşa mesaj atma yoluna gidiyorum, önce evi ara sonra cebi ara açana kadar da bırakma hee diye tembihliyorum. kapıdan duyuyorum ev telefonunun sesini ama pek umudum yok açılacağından, oda ile salon arası biraz uzak. ister istemez heyecanlanıyorum, stres basıyor her yanımı cep de cevap vermiyor lan mesajını gördüğüm zaman, kafamda planlar kurmaya başlıyorum ama her yol aynı kapıya çıkıyor.. sabahın körü, komşularla da uğraşmak istemiyorum kapı tekmeleyip, zira alt kat ile koca karı kavgası hiç de gitmeyecek sabahın köründe.. gelen mesajın harareti, üzerimdeki eve girme baskısı, bilinçaltımın oyunları sayesinde hayatım boyunca unutmayacağım o hareketi gerçekleştiriyorum,
eve giriyorum..

sanıyorum çok derin uykudaydı, içeri gittiğimde de zaten yorganın altında gözükmüyordu, oda da soğuk iyice iletişim aletlerinden uzaklaşmış kadıncağız.. bir an lan! desemde ikinci dürtüşte gözlerini bana dikişi ile içimdeki harareti aldı annem..
Ev bütçesine hatırı sayılır bir gider bırakan hareketi, sorduğu ilk sorusuna verdiğim cevapta tek kelime ile özetledim;

-Nasıl girdin ?
-Kırdım.

Siyah..

"başımı duvarlara vurmak isteyecek kadar üzgünüm halime aslında. yenilgiye değil kahrolmam, kayboluyoruz, beslenemiyoruz artık yenilgiden taraftar adına, O'na dır isyanım. böyle değildi benim Beşiktaş'ım, böyle değil benim sevdam bu maneviyata..
kimse anlamazdı kahvaltıda beyaz peynir + siyah zeytin ikilisinin anlamını Beşiktaş'lıdan başka, ama artık onlar da yozlaşıyor, kahvaltılar brunch oldu, sevdamız yalan .. "

Uzak..

defterimde kısa kısa notlar almışım günler hakkında.. ufak da olsa canımı sıkıyor hayatın gidişatı. her oynadığına umut bağlayıp skorları görünce hayal kırıklığı ile yeni kuponlara yelken açan bahisçi gibiyiz siyah-beyaz formalar ile.. sürekli bir umut-kahrolma psikolojisi var üzerimizde. hayat da buna paralel ilerliyor bu günlerde.

saat 10 a geliyor gece oldu olacak, istanbulda olanlar bile bilmeyebilir kemerburgaz diye bir semt vardır, sevgili'yi götürüyoruz eve.. belediye otobusleri en çok ne kadar hız yapabilir geyiği yapan var ise bir kez deneyebilir, özellikle akşam saatlerinde. boş yol, koca otoban.. kaptanlar da sınrları zorluyorlar ister istemez, o boş yolda iki ana durak arası da 40 dakikadan biraz fazla sürüyor.
karşı taraftan son otobuse bineceğim planı kurmuşum, oh dönerken takarım kulaklığı da süper moralliyim.. ineceğimiz durağa 2 3 durak kala karşıdan görüyorum geldiğini, içimde bir panik anlık, hani o an aç kapıyı kaptan deyip atıverecem kendimi karşıdan gelen 48 Göktürk - Mecidiyeköy otobüsünün önüne.. sevgili de geç uyanıyor, kaptana da işaret ettiremiyoruz o anlık heyecanda.. geçiyor, gidiyor son otobüs..
belki o bölgeye giden minibüsleri tuttururum inancı ile iniyorum otobusten o uğursuz durakta. bak haber ver bana merak ederim taam diyor sevgili, ok diyorum, içimden küfürler sayıyorum kadere kısmete.. bu saatte donuyorum, hava da buz gibi.. tek tük araba geçiyor, aklıma lisede arkadaşların karşı yakaya geçmek için çektikleri otostoplar geliyor, ilk arabaya kaldırıyorum eli.. semt ufak, herkes birbirini tanıyor, kesin. adam yanaşır gibi oluyor. aha lan derken basıp gidiyor. yine tek başımayım, ileriye doğru yürüyeyim diyorum, bir yandan da karizmayı çizdirmişim otostoptan uzayayım burdan modundayım. karşıdan benden yaşça büyük bir abi geliyor, yürüyüş istikameti bir arabaya doğru, aha diyorum bu kesin şimdi işinden dönüyor, takıl peşine oğlum bırakma, hemen yanaşıyorum, abi burdan otobus var mı bu saatte diyorum, nereye gidiyorsun diyor, mecidiyeköy abim diyorum, ana ocağı sıcaklığında gel diyor, ama o gel i duyan bilir.. beraber birkaç adım atıyoruz, onun olduğunu tahmin ettiğim arabanın yanından geçiyoruz. nereye lan diye düşünürken anlıyorum durağa gittiğimizi.. saatlere bakıyor duraktaki, otobus olması gerekiyor, birazdan gelir diyor. kafa göz dalasım geliyor orda ona, yok abi ben otostop yapacaktım ya ne güzel gidecektim diyemiyorum, durakta kalmak zorundayız teşekkürler abi diyorum. sevgili arıyor, ne yaptın diye.. elde var 0 diyorum, beklemeye devam.
o bölgeden bir otobus daha var, "eyüp" semtine gidiyor, oradan da geçebilirim ama yolu baya uzatmış olacağım, ortalama 40 dakika beklemişim zangır zangır titriyorum.. Eyübe giden otobus geliyor, bu otobusun de son servisi bu. bizim yalandan otostopçu abi gel buna bin, eyüpten taksime otobus bulursun diyor sırıtarak, lan git allahıma git diyecem, ağızdan yine teşekkürler abi çıkıyor.. efendiyiz ya, elden çare gelmez deyip biniyorum son gelen eyüp arabasına.. yol uzun, üşümüşüm de fena halde.. otobusun kliması mayıştırıyor en ön koltukta, otoban kayboluyor yavaştan gözlerimde, rahatlıyorum ve gözlerimi kapatıyorum..

Soğuk


hayat herkese gülmüyor diye bir laf vardır. gerçekten de öyle. bir de bence bu gülüşün bildiğimiz gülüşler gibi kademeleri var.hepimiz kendimize pay çıkartıyoruz ama kaybedenin de kaybedeni olduğu kesin.
sokaklar çok şeyi sakladığı gibi bir çok evsize de ev-sahibi durumunda, özellikle istanbul bu konuda türkiye lideri diye düşünüyorum. bok işte, görüyosun için acıyor ama bu bile laşkalaşmış, nasıl insan olduk lan biz sokakta yatana güvenemez duruma geldik..

yolda yürüyorum, istikametim aşı. - her ay, ay ortasında ismini söyleyemediğim bir alerjiye karşı aşı oluyorum 5 yıldır, bu yıl son işşalla - mekanımız aksaray, akşam saatleri, soğuk bir sonbahar akşamındayız, ufaktan yağmur çiseliyor. üst geçitten geçeceğim, merdivenleri çıkıyorum..
üstü açık geçidin üzerinde bir tablo var karşımda, kısım kısım su birikmiş yerin üzerinde oturan bir anne kız, göreni gördükçe üşüten bu karenin en can alıcı kısmı ise çıplak ayaklar.. anne de, çocuk da.. elden gelen bişey yok, of ulan bu hayatın adaletini deyip geçmek geliyor ancak elinden insanın. aşıya giriyorum, aklım orda kalmış durumda. karar veriyorum, çorapçı görürsem alacağım, yoksa kabusum olacak o çıplak ayaklar. enteresan bir tesadüftür, geçidin bitiminde çorap, iç çamaşırı vs. satan bir dükkan görüyorum, olum iyi iş yapıyosun lan diyerek bir güvenle içeri dalıyorum. iki rus türkçesi konuşan bayan karşılıyor, mekan iç çamaşırları ile dolu, stringler jartiyerler gırla.. en kalın çorabınızı görebilir miyim diyorum, erkek için mi bayan için mi diyor, bayan diyorum, nasıl bir şey istediğimi soruyor, en kalını hangisiyse diyorum, üşütmesin. yün b.k püsür uzatma işte ver de gideyim burdan diye bağıracağım da zor tutuyorum kendimi bu sırada. sonunda bir çift kalın çorap ile çıkıyorum mağazadan, memnunum hayır işi yapmış belediye başkanı edasıyla çıkıyorum geçit merdivenlerini.. aklımda bin türlü dialog var, nasıl vereyim, ne diyeyim, giydirsem mi yoksa diye düşünüyorum, bir yanım da oğlum istediğin kadar uğraş, sen gittikten 5 dakika sonra çıkartacak o çorapları, numara layn bunlar diyor, düşünmemeye çalışıyorum. Merdiven bityor, kafayı sağa çevirdiğimde boşluğu görüyorum, 10 dakika önce orada olan ana-kız çekmiş gitmiş, ben elimde bir torba, içinde bir çift kalın çorap..
Aşağıya iniyorum, canım sıkkın hemde nasıl. ulan nasıl olay bu iyilik yapmaya bile izin vermiyor hayat şeklinde melankoli melankoli konuşuyorum içimden, bir yandan yola bakıyorum, aksaraydan, taksime ..

kendim giyemezdim o çorapları. beynimi kemiren o çıplak ayak görüntüsünü, gece rüyalarıma girmesini engellemek için verecektim, kendimi rahatlatacaktım. evet "bi-şey yapmalı", kendi adıma da yapacaktım ama olmayınca da eve götüremedim.. Dolmuşta aklıma geldi, istiklalin tarlabaşına bakan dış köşesindeki çiçekçi abilerden birine gitti çoraplar, belki de gerçekten doğru yere gitti..
rahatladım.
biter.