#2

Feel Like A Star..

Uçak fobisi olan için, uzaklara seyahat etmek gerçekten zulüm olsa gerek. ortalama 70 kilo olan siz en fazla uçuşunuzu 1 saniyeden az bir sürede yapma yetisine sahipken, binlerce kiloluk bir icat, 50 60 tane 70 kilo ortalamalı insanı, bir yerden bir yere "uçarak" ulaştırabiliyor.. işin içinden çık çıkabilirsen şimdi :)
10 numaramız ve aynı zamanda kaptanımız Delgado hakkında da uçak korkusu olduğu sebebi ile deplasmana gitmiyor dedikodusu yaygın..birkaç haber dışında kesin bir şey duymadım bu konuda, ama Delgado'nun sakatlanma zamanlarının deplasman maçlarına denk gelmesi de kıllandırmıyor değil hani.. Bu arada Uçak Fobisi olan futbolcu dediğimiz zaman Bergkamp'ın uçak fobisi de akıllara gelmiştir sanıyorum. dünya kupası kaçırırtır adama bu uçak korkusu :)

Bugün gazetede okudum, ankara'ya takım otobüsle gitmiş.. biliyoruz önceden Mustafa Denizli ile birlikte takım ve malzemeciler otobüsleri şeklinde iki otobüse ayrıldı kafilemiz, iyi de oldu belkide.. bu yolculuktan sonra -habere göre- futbolcularımız teknik ekipten her deplasmana otobüsle gidelim şeklinde bir istekte bulunmuşlar..
Otobüsle yolculuğu severim, deplasmanı deplasman yapan da zaten otobüslerdir. onca eziyete rağmen, ayakta bile gitsen otobüsten zevk alırsın, bazen vitesi atmasa da, lastiği patlasa da, motoru arıza yapsa da..
Futbolcularımız da "deplasmana otobüs ile gitmek" deneyimini yaşadılar sanıyorum uzun süre sonra yeniden, eğer haber doğru ise.. ya da takımda büyük bir uçak sendromu var, hepsi değişik şekillere giriyordu uçağa binince ama çaktırmıyorlardı bugüne kadar, bu deplasmana da otobüsle gitmelerini fırsat bilip; içlerindeki korkuyu kustular hocaya..

Memleketimin diğer yolları İstanbul - Ankara arası kadar düzgün değil malesef ki.. Bir sonraki deplasman için Sivas yollarına düşeceğiz mesela.. Gitmiş olan bilir, Sivasa saatler kala, başlıyor otobüs tıkırdamaya yollar yüzünden, taa Sivas'a kadar.. pek hoş olmayabilir o açıdan futbolcular için, en iyisi uçakla devam etsinler, aksiyona gerek yok :)

I love you Totem

Hepimiz biliyoruz ne demek olduğunu.. aslında pek futbolla alakası olan bir kavram değil, çok çok eskilerde, daha ortada inanılacak bir soyut/somut "şey" yokken ortaya çıkmış, insanlar değerli saydıkları bu garip yapının kendilerini koruduğuna inanmışlar ve ona sığınmışlar.. Hatta iş biraz daha ilerlemiş ve her topluluğun kendine has totemi olmuş, falan filan olmuş..
Asırlar geçti, totem yeşil sahalara indi.. Eski zamanlarda her topluluğun ayrı totemi varmış belki, şimdi her insanın/taraftarın ayrı totemi var..

Beşiktaş'la yatıp Beşiktaş ile kalkmaya başladığım senelerden beri totem yapmak hep baş vurduğum eylemler arasındadır.. Aslında totem yapmayı da bana Beşiktaş'ı öğreten babam ve dayımlardan öğrendim diyebilirim.
Uğurlu eşofman altını saymıyorum, maç izlerkenki oturma düzeninden tut da, ikinci yarı başlarken veya gol yendiği zaman değiştirilen terliklere, ailedeki Anne sıfatlı kişilerin, -annem ve yengem- tv önünden geçmeleri, hatta iş bazen abardığında konuşmalarının bile maça kattığı olumsuz etkinin tartışılması, -annem o kadar olmasa bile, yengem de fena Beşiktaşlıdır- geçmiş zamandan hatırımda kalan totem hatıraları..

Aradan geçen zaman boyunca, her izlediğim maça, takımın 12.'si olarak -futbolcu değil, totemci diyelim- çıkmışımdır. mesela uzun süre, hayal kurmamak için kastığımı bilirim, bir yandan sağdan gelen ortaya kafayı gömen bizim forvetin o andaki hareketini düşünürken kendimi yakalayıp, lan golü hayal etmek yok, maça konsantre maça.. diye çevirdiğimi çok bilirim. Bazı zamanlar da unutup, gol yediğimiz anda kendimi hayaller aleminde bulduğumda kendime çok kızmışımdır, sanki golü ben yedirmişim gibi..
bu iş her zaman reel ortamda da işe yaramıyor.. CM oyunu vardır mesela efsane, gönüllerde.. Az şekilden şekle girmedim o ekran karşısında maç oynanırken.. Sol dirsek klavye yanında, sağ el dudakla oynuyor, gözler hafif kısık, ayaklar rahat vaziyette maça konsantre şampiyonlukları hatırlarım...

Her zaman değiştirilecek bir şey, her zaman bir şeyin değişmesine sebep olabilir.. buna baya baya inanıyorum.. Bazen sol cepten sağ cebe geçen bir cep telefonu, bazen atkılar, bazen terlikler, bazen bereler..
İşe yaramadığını görmedim bugüne kadar..
Bir tanesini pek unutamıyorum, o da yanılmıyorsam geçen sene oynadığımız Gaziantep maçıydı.. Barışarock Festivalinde, -Beşiktaş Standımız etrafında- toplanmış maçı dinleyen Beşiktaşlı kalabalık, maç başlarında tezahüratlar ile coşmasına rağmen dakkalar 80'lere gelmeye başlamış ve herkes yere oturmuştu.. Spikerin skorbord 90'ı gösteriyor diye başladığı cümleleri de duyduktan sonra pek umut falan kalmamıştı kimsede ki, istemsizce, nerden bulduğumu hatırlamadığım bir kağıt parçasını, maçı dinlediğimiz Wolkswagen kaplumbağa'nın radyo antenine iliştirdim.. Aynı dakikalarda da, sonradan öğreneceğim üzere, Festivalde bizimle sohbet eden ve orda maçı Dinleyen rahmetli Barış Akarsu'nun babası da oğlunun posterine uzun süre bakarak birşeyler söylemiş ve ortamdan uzaklaşmış..
Batuhanın golü ortamı sevince boğmuştu boğmasına ama, gol sevinci arasında, nefesim yetmiyordu toteeeem laaan diye bağırmaya.. Şimdi inandırabilir misiniz beni, o golde, benim ve Barış Akarsu'nun babasının payının olmadığına ? Hayır.. :)

Fazla uzun oldu sanırım, Ekşiden Bir alıntı ile bitireceğim.. Bahsi geçen kitabı da ayrıca tavsiye ederim..

"Nick Hornby, fever pitch kitabinda arkadaslarindan birinin fare sekeri almasi, ondan bir isirik aldiktan sonra yere düsürmesi ve üzerinden bir araba gecmesi ile arsenal in maci 3-1 kazanmasindan sonra totem haline getirilen bu olay icin bakiniz ne diyor : (halit kivanc ekolu) fare şekeri dışında hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin faydası dokunmadı. ama elinizden bir şey gelmediğinde başka ne yapabilirsiniz ki? her günün belirli saatlerini, yılın belirli aylarını, ömrün belirli bir kısmını üzerinde hiçbir kontrolümüzün olmadığı bir şeye ayırdığımızı düşünecek olursak;derin ve anlaşılmaz görünen esrarengiz bir şeyle karşılaşan bütün diğer ilkel toplulukların yapmış olduğu gibi, bizim de, her ne olursa olsun kontrol gücüne sahip olduğumuz yanılsamasını yaşatan, dahice fakat tuhaf ayinler geliştirme noktasına kadar gerilememizde şaşılaşacak bir şey var mı ?"

Nokia - f.ck this connection #4

benim için Nokia 5320XpressMusic cep telefonu ulaşılamayan bir efsane haline geldi artık.. Bugün vereceklerini dün söylemişlerdi.. Bugün de cuma geleceğini söylediler..
Şaka mı yapıyorlar, yoksa amacı ne bu adamların bilemiyorum.. Cevahir Avea -telefonu aldığım yer- ile iletişim halindeyim, onların da yapacakları bir şey yok sanırım. Telefon K.V.K.'nın elinde.. Şundan eminim, haftasonuna kadar, hesabını yapamadım ama, serviste telefonun 30 günü dolacak.. Ondan sonra da tüketici haklarına dayanarak bende telefonumun parasını geri alacağım.
Yenisini falan da istemiyorum artık, çok heveslenmemek lazım, ama işte insan edemiyor heveslenmeden..

#1

Çözemedik..

Sivasspor Teknik Direktörü Bülent Uygun, ''Türkiye'de 50 yılda bir Anadolu'dan takım şampiyon oluyor. Bu yıl Turkcell Süper Lig'in 50. yılı. Şampiyonluğumuz hayırlı olsun'' dedi.


Ulan Yine Mi ?

Diğer ligleri de araştırmak lazım ama, bizim teknik direktörlerimiz dünyada kafaya oynarlar heralde takım değiştirme konusunda.. En son ayrılık haberi de Hacettepe teknik direktörü Erdoğan Arıca'dan geldi..
Ben anlamıyorum, türk futboluda, türk antrenörler diye zırvalıyolar, hatta bazıları da kalkıp utanmadan işte destek verilmiyor falan diye açıklamalar yapıyor.. Ama ben bir tane türk antrenörün de takım kötü gittiği zaman takımının başında kaldığını görmedim.. Tamam klüp yönetimleri çok baskı yapıyor olabilir, ama en azından bir duruşun olmalı klüpte..
Son zamanlarda yeni moda da, istifa eden antrenörün Ligtv'de işe girmesi.. yorumcu olarak.. Hatta bir ara Ümit Kayıhan'a program bile yapmışlardı yanlış hatırlamıyorsam, şimdi durum ne bilmiyorum. hadi program yapılmasını da eleştirmeyelim diyeceğim ama, bir de takımları rezil hallerde bırakıp giden antrenörleri, Alex Ferguson havasına sokmuyolar mı, gel de ayar olma..

Bir de Beşiktaş tarafı var işin.. yine bir antrenör istifası ardından gelecek yeni hoca, Beşiktaş karşısına çıkacak..
Bu olayı çözebilmiş değilim.. Nasıl tesadüflerse artık..
Başlarına da, Yılmaz Vural gelir diye bir tahminde bulunalım, Yılmaz hoca sever ilk maçında Beşiktaş ile oynamayı.. Taklacı hocamız bu aralar suskun, patlatacak bombayı bir yerlerden ama, dur bakalım neler görücez..

Nokia - f.ck this connection #3

yeni bir hafta, yeni bir Nokia serüveni ile devam edecek mi göreceğiz.. Teknik servisten haber geldi, hafta başında yolluyoruz, telefonunu düzelttik, allah çarpsın bidaha öyle hata vermeyecek abi dediler..
Bugüne kadar yaşadığım elektronik alet tecrübelerini göz önünde bulundurursam, aynı veya başka bir hatanın telefonda yeniden belirme olasılığını çok yüksek görüyorum, dikkatle takip edeceğim her menüye girişimi, her mesaj sonrası hareketi :)
yarın Cevahir Avea'dan alacağım kısmetse, soğuttular beni cep telefonlarından, orası da ayrı..
Diğerinin şarjını da otelde unutmuşum -öküz- hay anasını bee..

Manisa yolu, ne güzel duruyor sabah güneşi de vurunca üzerine..

Gökhan Zan

İyi bir stoperin ilk akla gelen özellikleri nelerdir sayalım .. Hava toplarına hakim olmak, birebirde zor çalım yemek, çok yüksek beklenti olmasa da oyun kurma ve pas verme konusunda yetenekli olmak, gelen pozisyonu önceden sezebilmek ve önlem alabilmek, kademe yapmak..
Peki Gökhan Zan'da hangisi var ?
Hiçbiri yok..
Ya da var, ama kendisi oynayamıyor..
Bir milli takım forması altında izliyoruz kendisini, hayran kalıyoruz; bir Beşiktaş forması altında izliyoruz kendisini, küfür ediyoruz.. Ben bu olayı bir türlü anlayamadım, üstüne dumurlarda geziyorum maç kadrolarını gördüğüm zaman..
Çünkü Gökhan ayan beyan formsuz ve buna rağmen Zapo'yu bile yedek bırakabiliyor. Aynı zamanda da milli takıma çağırılıyor..
Tamam geçen milli maçta -izlemedim, anlatılan üzerine- Drogba'yı iyi tutmuş olabilir, ama ben milli maçta Drogba'yı kesen stoperin, Siyah-Beyaz forma altında da rakip forveti kesmesini beklerim.. Milli maçta canını dişine takan stoperin, Beşiktaş gol yemesin diye ölmesini isterim..
ama gel gör ki, o Beşiktaş karşısına çıkan rakip takımın defans oyuncuları her maçta maldini klasında top oynarken, bizim Gökhan'ımız -afedersin- "kazma" seviyesiyle toplara vuruyor.. Zamanında iki maçta bir de sakatlık çıkıyordu başımıza, Wikipedia'da bile lakap: Cam Adam yazıyor artık ..
Ertuğrul zamanında Sivok-Zapo ikilisi uzun süre gol bile yememişti, son haftaların popüler ikilisi Gökhan-Sivok ikilisi ise, bir atak bile gelse araya kaçırma eğilimindeler..
Hoca bizi duysa, azıcık kenara alsa Gökhan'ı, cidden iyi olacak sanki..
Çek Cisseyi geriye, koy Uğuru ortaya..
Stoperde sivok-zapo..

ne güzel olur ya..

Arapası..

Gün itibarı ile yepyeni bir yüze kavuştu blogumuz.. daha okunaklı oldu diye düşünüyorum, beyaz üzeri siyah, daha bir hoş durdu sanki, öyle değil mi ?
:)

Yat! Yat! Yat!


İnönüye gelen takımların -hele bu takımlar ufak takımsa- tipik özellikleri skor uygunluğuna göre maçı oyalamak, durdurmak, zaman kazanmak..
abdullah avcı iyi öğretmiş takımına, hasagiç ve arkadaşları baya yattılar maç boyunca, gol yiyene kadar.. hatta hasagiç o kadar abarttı ki zamandan çalmayı, en sonunda gitti sakatladı kendini -iyi oldu-.. o yerdeyken bizim takımdan biri cinlik yapıp orta sahadan golü yazsa ne olurdu bilemiyorum, çünkü oyun 1 pozisyon daha devam etti..
Öne geçtikten sonra yatan göremedik.. beraberlikte camdan futbolcu olan belediyeli oyuncular mağlup durumdayken baya sağlam göründüler..
pek sayın abdullah avcı maçtan sonra çıkıp Beşiktaş taraftarına yakıştıramadım söylenenleri kabul etmiyorum dedi, ancak tribün durup dururken bağırmıyor hiçbirşeye.. kimseyi kandırmasın, ayan beyan ortadaydı niyetleri..

susup kafanı öne eğeceksin, sonra da devam edeceksin tıpış tıpış..